Yayın Organı : Cyberpresse
Yayın Tarihi : 13 Şubat 2012
Kayıt Tarihi : 15 Şubat 2012
Ülke : Kanada
Yazar : Khalid Adnane
Çeviri Yeri : Ankara
Çeviri Şekli : Tam Metin
Çeviri Dili : Fransızca
Detay : İnternet Haber Portalı
Yükselişte olan güçlerden bahsedildiğinde, akla genellikle BRICS olarak isimlendirilen gruptaki ülkeler geliyor: Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika. Bu listeye yeni bir isim daha eklenebilir: Türkiye'den söz ediyoruz. Gerçekten bu ülke, turistik çekiciliğiyle olduğu kadar tamamen ekonomik hünerleri ve başarılarıyla gitgide manşetlerde daha fazla yer alıyor.
Hemen hemen on yıllık bir sürede Türkiye'nin, çok sıradan ve rekabet gücü az olan bir ekonomiden, yükselişte olan bir güce doğru, dünyanın 15'inciliğine geçtiğini söylemek gerekir. Kanada'nın hemen arkasında ve Güney Afrika, Norveç, Hollanda gibi ülkelerin önünde yer alıyor. Bu olağanüstü sıçrayış Türkiye'ye, Malezya veya Endonezya gibi Asyalı kaplanlara benzetilerek "ekonomik kaplan" unvanını kazandırdı. Öyle ki ünlü İngiliz dergisi The Economist 2010'daki bir sayısında Türkiye'yi "Avrupa'nın Çin'i" olarak adlandırdı.
--Zor Geçen Yıllar ve Kararlı Reformlar--
Bununla birlikte, yeni binyıla girerken böylesi bir senaryoyu öngörmek uzaktı. 2000-2001'de Uluslararası Para Fonu IMF'nin zaten koruyuculuğunda olan ülke, derin bir ekonomik ve mali krize girdi. Bankacılık sistemi iflasın eşiğindeydi, enflasyon ve faiz oranları neredeyse yüzde 60'lara fırladı, Türk lirası değerinin üçte birinden fazla değer kaybetti ve GSYİH ise yüzde 6'dan fazla düşüş gösterdi. IMF, Türkiye'nin ekonomik yeniden yapılanma programını sürdürmesi, hatta güçlendirmesi şartıyla toplamda yaklaşık 11 milyar dolarlık bir dilim ayırarak, bu krizde Türkiye'yi desteklemek amacıyla yeniden müdahale etmek zorunda kaldı.
İki kilit aktör, bu reform programını yönetecekti. Birincisi dönemin Maliye Bakanı Kemal Derviş. Türk bankalarında yeniden sermaye artışını sağlamayı, enflasyon sarmalını durdurmayı, Türk Telekom gibi bazı kamu şirketlerini özelleştirmeyi, kamu işleyişini modernleştirmeyi ve ihracatı yeniden canlandırmayı hedefleyen geniş bir önlemler planı başlattı.
İkinci aktör ise Adalet ve Kalkınma Partisi AKP'nin lideri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Dinî yönelimleri nedeniyle (AKP ılımlı İslamcı bir partidir) partisinin 2003'te iktidara gelişi bazı endişelere neden oldu. Ancak Erdoğan, laikliğe bağlılığını ve devlet ile dinin ayrı tutulduğunu haykırarak, özellikle Avrupalı gözlemcileri teskin etmekte gecikmedi.
Hatta felsefî anlamda Recep Tayyip Erdoğan, partisini Avrupalı Hristiyan-demokrat partilerle karşılaştırmaktan çekinmiyor. Kemal Derviş tarafından başlatılan reformları sürdürmenin ötesinde, özellikle de Türkiye'nin ekonomik gelişmesine hız kazandıracak olan Avrupa Birliği’ne (AB) muhtemel üyelik için Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasını ana hedef hâline getirdi. Nihayetinde ülkesine kazandıracağı en önemli unsur, yıllardır önemli oranda eksik olan siyasi ve ekonomik istikrardır.
--Anlamlı Göstergeler Ancak...--
2003 yılından bu yana, başta otomotiv üretimi (Volsvagen, Fiat , Hyundai, Renault vs) olmak üzere pek çok üretim sektöründe Türkiye’ye çok sayıda yabancı şirket yerleşti. Ülkeye yabancı sermaye geri dönmeye başladı, bu da yatırımcıların Türkiye piyasasına (yaklaşık 80 milyonluk nüfusuyla göz ardı edilemeyecek bir piyasa) olan hayranlığının, iştahının ve güveninin yeniden kazanıldığının kanıtı oldu. İşsizlik oldukça geriledi ve enflasyon yüzde 10’un altına düştü. Gayri safi yurtiçi hasıla için ise kaydedilen etkileyici büyüme oranları şöyle: 2010 yılında yüzde 8.9, 2011 yılında yüzde 7 ve 2012 yılı için hedeflenen yüzde 3.5 (AB’nin ise, yüzde 2, 1.6 ve 0.6).
Bu sırada, kişi başına düşen gelir neredeyse ikiye katlanarak 2003 yılında 8 bin 789 dolardan 2010 yılında 15 bin 320’ye ulaştı. Son olarak hükûmetin borç düzeyi, gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 47'sini oluşturdu ki bu da neredeyse herhangi bir Avrupa ülkesinin isteyeceği bir düzey. (Veriler, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, IMF ve EUROSTAT verileridir.)
Bununla beraber bu ilerlemeye rağmen, Türkiye’nin önünde aşılması gereken daha pek çok basamak var. Türkiye, eğer Brezilya gibi yükselen güçlerin ulaştığı ekonomik olgunluğa erişmek istiyorsa, çözmesi gereken önemli sorunlarla mücadele etmesi gerekiyor. Sonuç olarak bu güzel tabloda pek çok olumsuz nokta da var: Enflasyon kâbusu, Türk lirasının değerindeki istikrarsızlık, cari işlemler (GSYİH'nin yüzde 10'u) ve ticari dengedeki kronik dengesizlik ve son olarak dış sermayeye olan bağımlılık. Ancak bunların bir önemi yok, tüm bu olumsuz koşullar, ülkelerinin kat ettiği sıra dışı ilerlemenin tadını çıkarmakta olan Türk halkını ve yöneticileri rahatsız etmiş gibi görünmüyor. Bu ilerlemeyi, kuşkusuz yıllardan beri üyelik isteklerine tereddütle yaklaşan AB’den almış oldukları intikam gibi görüyorlar.
--AB’ye Üyelik Hâlâ Geçerli mi?--
Türklerin bu üyelik konusunda, özellikle de yakın komşusu Yunanistan’da, İspanya’da, Portekiz’de ve Avrupa’nın tamamında yayılmakta olan üzücü durumu gördükten sonra, kendilerine sormaları gereken ciddi sorular var.
Bu anlamda, yapılan son kamuoyu yoklamalarında, Avrupa’ya üyelik konusunda verilen destekte belirgin bir gerilemenin gözlemlenmesi şaşırtıcı değil: 2004 yılındaki araştırmalarda, AB üyeliği yüzde 75’lik bir oranla desteklenirken şu anda destek verenler Türklerin yarısından az. Bu tasarının bir gün gerçekleşeceğini düşünenler ise yüzde 30 oranında.
Başbakan Erdoğan’a gelirsek iktidara gelişinden bu yana tüm enerjisiyle bu üyelik için çaba gösteriyor ve buna inancını sürdürüyor ancak bunun sebepleri 2003 yılındakilerle aynı değil. Erdoğan, geçen haziran ayındaki seçim kampanyası sırasında duymak isteyen herkese, özellikle de Avrupa medyasına, Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacının, Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacından daha fazla olduğunu hatırlatmak için hiçbir fırsatı kaçırmadı.
Hesap ortada: Yeni Türk “ekonomi kaplanı” gücünü gösterdi.