Televizyonlarda hep kalabalıklar görüyorsunuz, ülkeler, o ülkelerdeki şehirler, şehirlerin her tarafı betonlaşmış binalar, son zamanlar da çelik ve cam ağırlıklı yapılar görüyorsunuz. Tüm o ülkeler, şehirler, binalar ve yapılar insanlar için yapılmış ve insanlar, güya mıknatıs misali cazibe merkezleri diye adlandırılan yerlere doluşmuşlar. Nereden gittikleri çok da önemli değil, o giden insanlar, “kalabalık”tan biri olarak yaşamayı seçmiş, kendi bilecekleri tabi. Ben gidememişlerden bahsedeceğim.
Annesi bir süreliğine Ankara’ya gitmiş ve 80 yaşın üzerindeki babası ile birlikte kalan genç kız, babasına, “baba bu akşam bir yere gidelim oturmaya” diyor. Babası biraz düşünceli, beklemiş ardından da mahallede kim var, kime gidilebilir diye düşünmüş ama gidilecek şenlik bir ev de yok, ne yapsın, kızının bu içtenlikli talebini de yerine getirmek istiyor ama gidilecek ev bulamıyor. Kızına dönüyor, “tamam kızım, gidelim” diyor. Bir süre öncesine kadar şenli olan ama şimdi de eşi ile İstanbul’a gezmeye gitmiş Hoca aklına geliyor. Kızına devamla, “kalk, gidelim hoca amcanın evine, açalım kapıyı, girelim evine, yakalım sobasını, çay demleyip içelim, dönüp gelelim, olur değil mi ne dersin?” genç kız, gülüyor, “baba sen onlar buradayken bile evine gitmediğin hoca amcaya gitmeyi bile özlemişsin öyle mi?” diyor ve anlıyor babasının söylemek istediğini.
Evet karadenizin köylerinde bu ve benzeri diyaloglar fazlasıyla yapılıyor artık. Normal de bir birleri ile konuşmayan insanlar bile artık o konuşmadığı insanları mum ile arar olmuşlar. Hayat, insanları savurmuş bir yerlere, boşaltmış ......................yazının devamı için